OSHO
Keyifli okumalar lahutii

Ego bırakılamaz. O tıpkı karanlık gibidir: Karanlıktan vazgeçemezsin, sadece içeriye ışık getirebilirsin. Işık olduğu an karanlık yoktur. Karanlıktan vazgeçmenin yolunun bu olduğunu söyleyebilirsin ama onu sözcük anlamı olarak alma. Karanlık var olmaz bile; o ışığın yokluğudur. Bu yüzden ona doğrudan bir şey yapamazsın. Sadece ışığa bir şey yapabilirsin; ya ışığı içeri getirirsin ya da dışarı çıkarırsın. Karanlık istersen ışığı kapat; karanlık istemezsen ışığı aç. Ego bırakılamaz.


Meditasyon öğrenilebilir. Meditasyon bir ışık gibi iş görür, meditasyon ışıktır.

Işık ol ve hiçbir yerde egoyu bulamayacaksın.

Şayet onu bırakmak istersen başın derde girecektir çünkü onu bırakmak isteyen kişi kimdir? O egonun kendisidir: Şimdi yeni bir oyun oynuyor, maneviyat, din kendini tanıma adı verilen oyun. Soruyu kim soruyor? O seni aptal yerine koyan egonun kendisidir. Ve egonun nasıl bırakılabileceğini sorduğunda doğal olarak sen "Bu ego olamaz, ego nasıl olur da kendi intiharını isteyebilir?" diye düşünürsün. Ego seni kandırmaya böyle devam eder.

Senin kendi doğanın soruları yoktur, onun cevaplara ihtiyacı yoktur. Senin kendi doğan mutlak ışıktır, ışıkla doludur. O karanlık nedir bilmez, o asla hiç karanlıkla buluşmamıştır.
Egoyu bırakmaya ihtiyacın yok. Sadece içeri bak, nerede olduğunu araştır; ilk önce onu bul. Kendi doğan hakkında şimdilik endişelenme. Sadece içeri gir, egoyu ara ve onu bulamayacaksın; onun yerine kendi ışıltılı, nilüfer gibi hoş kokulu doğanı bulacaksın. Kişi asla başka bir yerde böylesi bir güzellikle karşılaşamaz. O hayattaki en güzel deneyimdir. Ve bir kez sen kendi ışığının nilüferinin açtığını görürsen ego sonsuza dek bitmiştir. O zaman öyle anlamsız sorular sormayacaksın.

"Neyin ego ve neyin kendi hakiki doğam olduğunu nasıl ayırt etmeli?"diye soruyorsun.
Ya ego oradadır, o zaman hakiki doğa bilinmiyordur; ya hakiki doğa biliniyordur o zaman ego kalmamıştır, ikisine birden sahip olamazsın bu yüzden bir ayrım yapamazsın; onları ayırt edemezsin, aynı anda ikisi mevcut olamaz. Sadece bir tanesi mevcuttur.

Şu an sen ne olursan ol egodur, o yüzden ayırt etmek konusunda endişelenme. Eğer ego olmasaydı bu soru ortaya bile çıkmazdı. Kendi doğan hiçbir soru bilmez, kendi doğan saf mutluluktur, bir sorun değildir.


Zorluklara karşı geliştirdiğim dayanıklılık tavrı sayesinde hayata çok fazla kendimi bıraktım. Bu teslimiyet meditasyonda daha canlı olma gayretime karşı bastıran bir ağırlık gibi hissettiriyor. Bu, egomu bastırdığım ve onu gerçekten kaybetmeden evvel yeniden bulmam gerektiği anlamına mı geliyor?

En büyük sorunlardan birisi...çok paradoksalmış gibi görünür ama bu doğrudur: Onu kaybetmeden önce ona sahip olman gerekir. Sadece olgun bir meyve yere düşer. Olgunluk her şeydir.

Olgunlaşmamış bir ego fırlatılıp atılamaz, yok edilemez. Ve şayet olgunlaşmamış bir egoyu yok etmek ve çözmek için mücadele edersen tüm çaba başarısızlığa uğrayacaktır. Onu yok etmektense daha zor fark edilir yollardan onun daha da güçlendiğini göreceksin.

Bu anlaşılması gereken temel şeydir: Ego bir zirveye ulaşmak zorundadır, güçlü olmak zorundadır, onun bütünlüğe erişmiş olması gerekir; o sadece o zaman çözülebilir.

Zayıf bir ego çözülemez ve bu bir sorun halini alır. Doğu'da tüm dinler egosuzluğu öğütler. Bu yüzden Doğu'da herkes en başından beri egonun karşısındadır. Bu karşıt tavır yüzünden ego asla güçlenemez, asla fırlatılıp atılacağı bütünlük noktasına ulaşamaz. O asla olgun değildir. Bu yüzden Doğu'da egoyu çözmek çok zordur neredeyse imkânsızdır.

Batı'da, tüm Batı din ve psikoloji geleneği insanları güçlü egolara sahip olmaları için ikna eder, öğütler, tavsiye eder. Çünkü güçlü bir egoya sahip olmadığın sürece nasıl hayatta kalabilirsin? Hayat bir mücadeledir; eğer egosuz olursan mahvolacaksın. O zaman kim direnecek? Kim kavga edecek? Kim rekabet edecek? Ve hayat ise sürekli bir yarışmadır.

Batı psikolojisi der ki: Egoya sahip ol, onda güçlü ol. Ancak Batı'da egoyu çözmek çok kolaydır. Bu nedenle ne zaman Batılı bir arayan, sorunun ego olduğu anlayışına erişirse onu kolaylıkla, Doğulu bir arayandan daha kolaylıkla çözebilir.

Paradoks budur: Batı'da ego öğretilir; Doğu'da egosuzluk öğretilir. Fakat Batı'da egoyu çözmek kolaydır; Doğu'da çok zordur.

Bu senin için zor bir görev olacak, önce elde et ve sonra kaybet. Çünkü sen sadece sahip olduğun bir şeyi kaybedebilirsin. Ona sahip değilsen nasıl kaybedeceksin? Sadece zenginsen fakir olabilirsin. Zengin değilsen, yoksulluğun İsa'nın vaaz ettiği güzelliğine — ruhta fakir ol— sahip olamazsın.
Senin yoksulluğun, Gautam Buda'nın bir dilenci haline geldiğinde sahip olduğu ağırlığa sahip olamaz. Sadece zengin bir insan fakir olabilir. Çünkü sadece sahip olduğun şeyi kaybedebilirsin. Hiç zengin olmadıysan nasıl fakir olacaksın? Senin yoksulluğun sadece yüzeyde kalacaktır; o asla ruhta olamaz. Yüzeyde sen fakir olacaksın ve derinde zenginliğin peşinden yanıp tutuşacaksın. Senin ruhun zenginliğe doğru çekilecek, o bir hırs olacaktır, o zenginliğe erişmek için sürekli bir arzu olacaktır. Sadece yüzeyde fakir olacaksın. Ve hatta sen yoksulluk iyidir diyerek kendini avutabilirsin. Fakat yoksul olamazsın; sadece zengin bir adam, gerçekten zengin bir adam fakir olabilir. Sadece zenginliğe sahip olmak gerçekten zengin olmak için yeterli değildir. Yine fakir olabilirsin. Şayet hırs hâlâ varsa fakirsin. Neye sahip olduğun önemli değildir. Şayet yeterince sahipsen arzu yok olur. Yeterince zenginliğe sahip olduğun zaman arzu kaybolur.
Arzunun yok olması yeterli olmanın kriteridir. O zaman sen zenginsin; onu bırakabilirsin, fakir olabilirsin. Buda gibi bir dilenci haline gelebilirsin. Ve o zaman senin yoksulluğun zengindir; o zaman senin yoksulluğunun kendine ait bir krallığı vardır.

Ve aynı şey her şeyde olur. Upanishad'lar ya da Lao Tzu ya da İsa ya da Buda; onların hepsi bilginin işe yaramadığını öğretir. Sadece daha çok ve daha çok bilgili hale gelmenin pek bir yardımı olmaz. Çok faydası olmamakla kalmaz, bir engel halini alabilir. Bilgiye ihtiyaç yoktur ama bu cahil kalmalısın demek değildir. Cehaletin gerçek olmayacaktır.

Yeterince bilgi edindiğinde ve onu attığında o zaman cehalete erişilmiştir.
O zaman sen gerçekten cahil olursun; Sokrat gibi birisinin söyleyebildiği gibi: "Sadece bir şey biliyorum bu da hiçbir şey bilmediğimdir." Bu bilgi yahut bu cahillik — ona istediğin ismi verebilirsin— bütünüyle farklıdır, niteliği farklıdır, boyutu değişmiştir. Hiçbir zaman herhangi bir bilgiye sahip olmadıysan sadece basitçe cahilsen, cehaletin bilge olamaz. O bilgelik olamaz; o sadece bilginin yokluğudur. Ve özlem içeride olacaktır: Nasıl daha çok bilgi edinmeli? Nasıl daha çok bilgiye sahip olmalı?
Çok fazla bildiğinde —kutsal kitapları bildiğinde, geçmişi, geleneği bildiğinde, bilinebilecek her şeyi bildiğinde— o zaman birden hepsinin gereksizliğini fark edersin, ansızın bunun bilgi olmadığını fark edersin.
Bu ödünç alınmıştır.

Bu senin kendi varoluşsal deneyimin değildir, bu senin bilmek için geldiğin şey değildir. Başkaları onu bilmiş olabilir, sen basitçe onu elde et. Senin elde edişin mekaniktir. O senin içinden çıkmamıştır, o bir gelişim değildir. O sadece başka kapılardan edinilmiş çöplüktür, ödünç alınmış, ölüdür.
Unutma, bilmek sadece sen bildiğinde, o senin doğrudan, dolaysız deneyimin olduğunda canlıdır. Fakat sen başkalarından bildiğinde bu sadece hafızadır, bilgi değil. Hafıza ölüdür. Çok topladığında —etrafındaki tüm kutsal kitaplar, bilgi zenginliği, kütüphaneler zihninde sıkışmıştır ve birden sen başkalarına ait bir ağırlığı taşıdığını fark edersin, hiçbir şey sana ait değildir, bilmiyorsundur— o zaman onu bırakabilirsin, tüm bu bilgiyi bırakabilirsin.

Bu bırakma ile içinde yeni türden bir cahillik ortaya çıkar. Bu cehalet cahile ait olan cehalet değildir. Bu bilge bir adam, bilgelik böyledir.

Sadece bilge bir adam, "Bilmiyorum" diyebilir. Ancak "Bilmiyorum" derken o, bilgi için yanıp tutuşmuyordur, o sadece bir gerçeği dile getiriyordur. Ve sen tüm kalbinle, "Bilmiyorum" diyebildiğinde, tam o anda gözlerin açık hale gelir, bilmenin kapıları açılır. Bütünüyle "Bilmiyorum" diyebildiğin an bilmeye muktedir hale gelmişsindir.

Bu cehalet güzeldir ama o bilgi aracılığıyla edinilir. O zenginlik aracılığıyla edinilen fakirliktir.
Ve aynı şey egoyla olur: Onu sadece ona sahipsen kaybedebilirsin.
Buda tahtından indiğinde bir dilenci olur... Buda için bu niye gerekliydi? O bir kraldı, tahttaydı, egosunun zirvesindeydi, niçin bu uca savrulsun; sarayından sokaklara inip bir dilenci olsun? Fakat Buda'nın dilenmesinde bir güzellik vardır. Dünya hiçbir zaman böylesine güzel bir dilenci, böylesine zengin bir dilenci, böylesine saltanat sahibi dilenci, böylesine bir imparator tanımamıştır. O tahtından aşağıya adım atınca ne olmuştur? Egosundan aşağıya inmiştir. Tahtlar sembollerden, ego, iktidar, prestij, statü sembollerinden başka bir şey değildir. O aşağı inmiştir ve egosuzluk gerçekleşmiştir.
Egosuzluk alçakgönüllülük değildir. Bu egosuzluk tevazu değildir. Pek çok alçakgönüllü insan bulabilirsin fakat tevazularının altında ince bir ego işlemektedir.
Diyojen'in bir sefer Sokrat'ı ziyaret ettiği söylenir. O bir dilenci gibi yaşamıştı; o her zaman pek çok delikleri ve yamaları olan kirli elbiseler giyerdi. Ona yeni bir elbise bile sunsan kullanmazdı; önce onu kirletir, eskitir, yırtardı ve sonra kullanırdı.

O Sokrat'ı ziyaret etmeye geldi ve egosuzluk hakkında konuşmaya başladı. Ancak Sokrat'ın nüfuz eden gözleri bu adamın egosuz bir insan olmadığını fark etmiş olmalı. Onun tevazu hakkındaki konuşması son derece egoistçeydi. Sokrat'ın şöyle dediği aktarılır: "Kirli elbiselerinle, elbiselerindeki deliklerle egodan başka bir şey göremiyorum. Sen mütevazılıktan bahsediyorsun ama konuşma, derindeki bir ego merkezinden geliyor."

Bu olacaktır, ikiyüzlülük bu şekilde gerçekleşir. Egoya sahipsin, onu tam zıddı aracılığıyla gizlersin; yüzeyde alçakgönüllü olursun. Yüzeydeki bu tevazu hiç kimseyi kandıramaz. O seni kandırabilir ama başka kimseyi kandıramaz. Kirli elbisenin deliklerinin içinden egon gözetlemeye devam eder. O her zaman oradadır. Bu bir kendini kandırmadır ve daha fazla bir şey değildir. Başka kimse kanmaz.
Bu sen olgunlaşmamış egoyu atmaya başlarsan olur.

Öğrettiğim şey çelişkili gözükebilir fakat o hayat için gerçektir. Çelişki hayatın doğal bir parçasıdır. Ben sana egoist olmanı öğretiyorum böylelikle sen egosuz hale gelebilirsin.
Ben sana mükemmel bir egoist olmayı öğretiyorum. Aksi taktirde ikiyüzlülük doğacaktır. Ve olgunlaşmamış bir olayla mücadeleye girme. Bırak olgunlaşsın ve ona yardım et. Onu zirveye çıkar. Korkma; korkulacak hiçbir şey yok. Böylelikle egonun ıstırabını anlayabileceksin.

O zirveye ulaştığında, o zaman benim ya da bir Buda'nın egonun cehennem olduğunu söylemesine ihtiyaç duymazsın.

Onu bileceksin çünkü egonun zirvesi cehennemsel tecrübelerinin zirvesi olacaktır. O bir kâbus olacaktır. Ve o zaman hiç kimsenin sana onu bırak demesinin bir gereği yoktur. Onu taşımak zor olacaktır.
Kişi bilgiye sadece ıstırap aracılığıyla ulaşır.
Herhangi bir şeyi sadece mantıksal tartışmalarla atamazsın. Bir şeyi sadece artık daha fazla taşıyamayacak kadar acı verici hale geldiğinde atabilirsin.

Senin egon henüz bu kadar acı verici hale gelmemiştir; bu yüzden onu taşıyorsun. O doğaldır! Onu bırakmaya seni ikna edemem. İkna olmuş hissetsen bile onu gizleyeceksin hepsi bu.
Olgunlaşmamış hiçbir şey atılamaz. Olgunlaşmamış meyve ağaca tutunur ve ağaç da olgunlaşmamış meyveye tutunur. Onu ayrılmaya zorlarsan geride bir yara kalır. Bu yara devam edecektir, yara her zaman yeşil kalacak ve her zaman acı hissedecektir. Her şeyin gelişmek için olgunlaşmak için toprağa düşüp kaybolmak için bir zamanı olduğunu unutma. Senin egonun da bir zamanı var. Onun olgunlaşmaya ihtiyacı vardır.

Be nedenle egoist olmaktan korkma. Öylesin, aksi taktirde çoktan kaybolup giderdin.
Hayatın mekanizması budur: Egoist olmak zorundasın, kendi yolunda kavga etmek zorundasın, etrafındaki milyonlarca arzu için savaşmak zorundasın, mücadele etmek zorundasın, hayatta kalmak zorundasın.
Ego bir hayatta kalma aracıdır.

Şayet bir çocuk egosuz doğarsa ölecektir. O hayatta kalamaz bu mümkün değildir çünkü eğer acıkmış hissederse ben acıktım diye hissetmeyecektir. Bir açlık olduğunu hissedecektir ama kendisi ile ilişkili değildir. Açlık hissedildiği an, çocuk, "Açım" diye hisseder ve ağlamaya ve doyurulmak için gayret sarf etmeye başlar. Çocuk egosunun gayretleriyle gelişir.

Bu nedenle bana göre ego, doğal gelişimin bir parçasıdır.

Ancak bu onunla sonsuza dek kalman gerektiği anlamına gelmez. O doğal bir gelişimdir ve onun bırakılması gereken ikinci bir adım vardır. Bu da doğaldır. Ancak ikinci adım sadece ilki doruğuna, zirvesine erişmiş olduğunda, en üst noktasına ulaştığında atılabilir.

O nedenle ben her ikisini de öğretiyorum: Egoluğu ve egosuzluğu öğretiyorum.

İlk önce egoist ol, sanki tüm varoluş senin için varmış ve sen merkeziymişsin gibi mükemmel egoist, mutlak egoist ol. Tüm yıldızlar senin etrafında dönüyor ve güneş senin için doğuyor; her şey sadece sen burada olasın diye, senin için var oluyor. Merkez ol ve korkma çünkü şayet korkarsan asla olgunlaşmayacaksın.
Onu kabul et. O gelişimin bir parçasıdır. Onun tadını çıkar ve zirveye götür. O zirveye ulaştığında ansızın merkez olmadığını fark edeceksin. Bu bir yanılsamaydı, bu çocukça bir tavırdı. Fakat sen bir çocuktun bu nedenle onda yanlış hiçbir şey yok.

Artık olgunlaştın ve şimdi merkez olmadığını görüyorsun. Gerçekten merkez olmadığını gördüğünde aynı zamanda varoluşta merkez olmadığını ya da her yerin merkez olduğunu görürsün. Ya merkez yoktur ve varoluş bir bütün olarak var olur: Bir kontrol noktası olmayan bir bütünlük ya da her atom bir merkezdir.
Jakob Boehme tüm dünyanın merkezlerle dolu her atomun bir merkez ve çeper diye bir şeyinin olmadığını; her yerin merkez ve hiçbir yerin çeper olmadığını söylemiştir. Bunlar iki olasılıktır. Her ikisi de aynı anlama gelir; sadece sözcükler farklıdır. Ve çelişkilidir. Fakat ilk olarak bir merkez haline gel.
Bu şunun gibidir: Bir rüyadasın; şayet rüya en üst noktasına gelirse bozulacaktır. Her zaman bu olur; ne zaman bir rüya en üst noktaya gelirse bozulur. Ve bir rüyanın zirvesi nedir? Bir rüyanın zirvesi "bu gerçektir" duygusudur. Bu, rüya değil gerçek diye hissedersin. Ve sen sürekli olarak ve sürekli olarak ve sürekli olarak daha yüksek bir zirveye gidersin. Ve rüya neredeyse bir gerçek halini alır. O asla gerçek olmaz; o neredeyse gerçek olur.

O gerçekliğe o kadar yakınlaşır ki artık daha ileri gidemez çünkü bir adım daha ve rüya gerçek olacaktır. Ve o gerçek olamaz çünkü o bir rüya. O gerçeğe çok yaklaştığında uyku bozulur, rüya parçalanır. Sen tam olarak uyanırsın. Aynı şey her tür yanılsamada da olur.

Ego en büyük rüyadır. Onun kendi güzelliği, kendi ıstırabı vardır. Onun kendi sonsuz mutluluğu ve kendi acısı vardır. Onun cennetleri ve cehennemleri vardır, her ikisi de oradadır. Rüyalar bazen güzeldir ve bazen de kâbustur ama her ikisi de rüyadır.

Bu yüzden zamanı gelmeden önce rüyandan çıkmanı söylemiyorum. Hayır, asla zamanından önce bir şey yapma. Şeylerin gelişmesine izin ver, şeylerin kendi zamanlarına sahip olmasına izin ver böylelikle her şey doğal olarak gerçekleşir.

Ego ortadan kalkar. Ve o kendiliğinden ortadan kalkar. Şayet onun gelişmesine basitçe izin verirsen ve onun gelişmesine yardım edersen ondan vazgeçmek zorunda kalmayacaksın.
Bu çok derindir. Eğer onu bırakırsan ego içerde kalmıştır. Onu kim bırakacak? Şayet onu senin bırakacağını zannediyorsan, ego sensin. Bu yüzden neyden vazgeçersen geç, gerçek şey olmayacaktır. Gerçek şey korunacak ve sen başka bir şey atmış olacaksın.

Sen kendini egosuzlaştıramazsın.

Bunu kim yapacak? O olur, o bir eylem değildir, egonun içinde gelişirsin ve bütün her şeyin cehennem haline dönüştüğü öyle bir nokta olur ki rüya bozulur. Birden görürsün: Kaz dışarıdadır; o asla içerde olmamıştır.
Sen asla bir ego olmadın.

O sadece senin etrafındaki bir rüyaydı. Gerekli bir rüyaydı diyorum. Bu nedenle onu, gelişimin gerekli bir parçasını kötüleme.

Hayattaki her şey gereklidir. Hiçbir şey gereksiz değildir, hiçbir şey gereksiz olamaz. Olmuş olan her şeyin olması gerekiyordu. Olan her ne ise belli derin nedenler yüzünden olur. Ona ihtiyacın var böylelikle sen yanılsamanın içinde kalabilirsin. Bu sana yardımcı olan seni koruyan hayatta kalmana yardım eden bir kozadan ibarettir. Kişinin sonsuza dek kozanın içinde kalmasına gerek yoktur. Hazır olduğunda kozayı kır dışına çık.

Ego yumurtanın kabuğudur seni korur. Fakat ne zaman hazır olursan kabuğu kır yumurtanın dışına çık. Ego kabuktur. Ama bekle. Telaşın pek bir faydası olmayacaktır. Engel olabilir. Zaman tanı ve onu kötüleme çünkü onu kim kötüleyecek?

Sözde azizlere git — onlar alçakgönüllülükten, tevazudan bahseder— ve onların gözlerinin içine bak. Başka hiçbir yerde bu kadar sofistike egolar göremeyeceksin. Artık onların egoları din, yoga, azizlik kılığına girmiştir ama ego oradadır. Onlar zenginlik toplamıyor olabilir, onlar mürit topluyor olabilirler; paralar değişmiştir ve onlar kaç tane müritleri olduğunu sayıp dururlar.

Onlar bu dünyaya ait şeylerin peşinde olmayabilirler. Onlar şu dünyanın şeylerinin peşindedir. Ama şu ya da bu her ikisi de dünyadır. Ve onlar belki de daha çok açgözlüdür. Çünkü onlar, bunlar geçici şeyler, bu dünyanın anlık şeyleridir, anlık şeylerden oluşurlar der. Ve onlar sonsuz zevkleri isterler.
Onların açgözlülüğü üstündür. Onlar anlık zevklerle tatmin olamazlar, onlar zevk isterler. Bir şey sonsuz olmadığında, memnun olmazlar. Onların hırsı derindir, onların hırsı mutlaktır ve hırs egoya aittir.
Hırs egonun açlığıdır. Bu nedenle bazen azizlerin günahkârlardan daha egoist olduğu görülür. O zaman onlar ilahi olandan çok uzaktadır. Ve bazen günahkârlar Tanrı'ya bu sözde azizlerden çok daha kolay erişebilirler çünkü ego engeldir. Günahkârların azizlerden daha kolay egolarını bırakabildiğini tecrübe etmişimdir çünkü günahkârlar asla egoya karşı olmamıştır. Onlar onu beslemektedir, onun tadını çıkarmaktadır, onu bütünüyle yaşamışlardır. Ve azizler her zaman için egoyla savaşmaktadır böylece onlar asla olgunlaşmaya izin
vermezler.

Bu yüzden benim tavrım şudur: Ego bırakılmak zorundadır fakat bu uzun bir bekleyiş gerektirebilir. Ve sadece onu yetiştirirsen ondan vazgeçebilirsin. Tüm bu olgunun zorluğu budur. Çünkü zihin der ki: Eğer bırakacaksak niçin yetiştiriyoruz? Zihin der ki: Onu yok etmemiz gerekiyorsa o zaman niçin yaratıyoruz?
Eğer zihni dinlersen başın derde girecektir. Zihin her zaman mantıklıdır ve hayat her zaman mantıksızdır. Bu yüzden onlar asla buluşmazlar. Bu basit mantıktır, sıradan matematiktir: Eğer bu evi yok edeceksen niçin inşa edesin? Bu zahmet niye? Bu çaba ve zaman ve enerji kaybı niye? Ev yok o halde niçin inşa edilip sonra da yok edilsin? Gerçekten önemli olan ev değil, önemli olan sensin.
Evi inşa ederken değişeceksin ve sonra evi yok ederken bütünüyle değişeceksin, aynı olmayacaksın. Çünkü evi yaratmak, onun tüm süreçleri sende bir gelişimi garanti edecektir. Sonra ev hazır olduğunda, onu yıkacaksın. Bu bir mutasyon olacak.

Zihin mantıklıdır ve hayatsa diyalektiktir. Zihin basit bir çizgide hareket eder ve hayat her zaman bir kutuptan diğerine, bir şeyden tam zıddına sıçrar.

Hayat diyalektiktir. Yarat ve sonra hayat der ki: Yok et. Dünyaya gel ve sonra hayat der ki: Öl. Elde et ve sonra hayat der ki: Kaybet. Zengin ol ve sonra hayat der ki: Fakir ol. Bir zirve ol, egonun Everest'i ol ve sonra bir egosuzluk uçurumu ol. O zaman her ikisini de bilmiş olursun; hayal ve gerçek, maya ve brahma.


Önceki gün çabanın tehlikeli olduğunu söylemiştiniz ama meditasyonlar için sıkı çalışmak gerekiyor. Benim Alman zihnim için çaba sıkı çalışmaya denktir. Çabasız sıkı çalışmak var mıdır?

Bu hassas bir nokta. Çaba her zaman yarım gönüllüdür, çaba her zaman kısmidir. Bunu yapıyorsun çünkü arzu ettiğin sonucu elde etmeyi onu yapmadan başaracak hiçbir yol göremiyorsun. Herhangi bir yol olsaydı çabayı bırakır ve doğrudan sonuca sıçrardın. Kişi asla kendi gayretinde bütün değildir, olamaz. Çünkü fikir gelecektedir, sonuçtadır. Çaba gelecek odaklıdır, sonuç odaklıdır. Kişi onu sadece gelecekteki bir sonuç, bir kâr, bir hırs, iyi bir ödeme uğruna yapar.

Bu yüzden Zen ustaları çabasız çabaya ihtiyaç vardır der.

Çabasız çabayla ne demek isterler? Onlar sıkı çalışma gereklidir ama gelecek odaklı olmamalıdır derler. Ondan keyif almalısın. Başka bir amaç için değil; onun aracılığıyla hiçbir şey elde edilemese bile onun kendisi güzeldir. Ve bu insan zihni için yapılması en zor şeydir. Bu yüzden ben ona sıkı çalışma diyorum. En zor olan şey bir şeyi kendisi için yapmaktır, bir şarkıyı kendisi için söylemektir, meditasyonu kendi uğruna yapmaktır, sevginin kendisi için sevmektir.

Bu insan zihni için en zor şeydir. Çünkü zihin gelecek odaklıdır. "Kendisi için mi? O zaman niye? Ondan ne çıkacak?" der. İnsanlar bana gelir ve sorarlar, meditasyon yapabiliriz ama ne elde edeceğiz? Biz sannyasin olabiliriz ama bundan ne çıkarımız olacak? Zihin budur; her zaman hırslıdır. Sana anlatayım...
Bir gün Nasrettin Hoca pencereden sokağa bakarken alacaklısının eve doğru yaklaştığını gördü. Adamın ne için geldiğini bilerek Hoca karısını çağırdı ve ona ziyaretçi ile ilgilenmesini söyledi.

Buna uygun olarak karısı kapıyı açtı ve şöyle dedi: "Evet, Beyefendi henüz size ödeme yapamadığımızı biliyorum. Ve Hocanın kendisi şu an evde olmasa da gece gündüz bir yerden para bulup size ödeme yapmayı düşünüyor. Hatta bana sokağa bakmamı ve ne zaman koyun sürüsü geçerse çalılara takılmış olan yünleri toplamamı söyledi. Böylece yeterince yünümüz olduğunda onu eğireceğiz, birkaç tane şal yapacağız, onları satacağız ve paranızı geri ödeyeceğiz."

Bu noktaya geldiğinde adam gülmeye başladı. Bunun üzerine Hoca saklandığı yerden çıktı ve "Seni kurnaz, paranın kokusunu alınca nasıl da gülmeye başladın" dedi.

Zihin bu kurnazdır. O bir kez herhangi bir çeşit geleceğin ipucunu elde ettiğinde sırıtmaya başlar ve hemen onun üzerine atlar, onu yakalar. Sen artık şimdi burada değilsindir.
Meditasyonun kendisi için meditasyon. Sevginin kendisi için sevgi.
Bir güle niçin çiçek açtığını sor. O basitçe çiçek açar. Çiçek açmak çok güzeldir. Bunun bir motivasyonu yoktur. Kuşlara niçin şakıdıklarını sor. Onlar basitçe şakıyor. Onlar zevk alıyor, ondan keyif alıyor. Bunun bir amacı yok.

Zihni bırak ve neden kaybolur. En azından günde birkaç saat bazı şeyleri, o şeylerin kendisi için yapmaya devam et: Dans et, şarkı söyle, gitar çal, arkadaşlarla otur ya da sadece gökyüzünü izle. Ve en azından birkaç saatliğine zamanını asli etkinliklere adamaya devam et. Bu etkinliklerdir sıkı çalışma.
Ve biliyorum zihin tembeldir. O hayal kurmayı sever, o çalışmak istemez. Bu yüzden o sürekli olarak geleceği düşünür. Ancak zihin çok tembeldir. O sadece geleceği düşünür böylelikle şimdiki zamandan kaçınılır ve şimdiki zamanın meydan okumalarından uzaklaşılır.

Bir fıkra duymuştum.

Nehir kıyısında yürürken bir adam, bir ağacın altında tembelce uzanan ve sudaki oltası çılgınca sallanan genç bir adama rastladı. "Hey, oltana balık vurdu" dedi.
"Evet," diye balıkçı ağzında geveledi. "Çekmek ister miydin?"
Yürüyen adam öyle yaptı. Tembel olan sordu, "Balığı çıkartıp, kancaya yem takıp yeniden suya atar mısın?"
Bu da yapıldı ve adam şaka yollu, "Bu kadar tembel biri olarak senin için bunları yapacak birkaç çocuğun olmalıydı" diye yorum yaptı.
"Fena fikir değil" diye esnedi balıkçı. "Hamile bir kadını nereden bulacağıma ilişkin bir fikrin var mı?"
Zihin böyle bir şeydir; hiçbir şey yapmak istemez.
O basitçe umut eder, arzular, erteler.

Gelecek, anı ertelemek için bir hiledir; gelecek şimdiki andan kaçınmak için bir hiledir. Gelecekte bir şey yapacağın yok, hayır. Çünkü aynı zihin orada olacaktır ve yarın, yarın diyecektir. Öleceksin ve hiçbir şey yapmayacaksın, sadece düşüneceksin.

Ve düşünmek senin bu yüzünü korumana yardım eder: Tembel hissetmiyorsun çünkü çok fazla yapmayı, her zaman büyük şeyler yapmayı düşünüyorsun, büyük şeyler hakkında hayal kuruyorsun ve tam şu an gerçekten yapılması gereken küçük şeyleri yapmıyorsun. Sıkı çalışma demek şimdiki zamanda olmak demektir ve şimdiki anın sana meydan okuma olarak getirdiği şeyi yapmaktır.
Önceki gün çabanın tehlikeli olduğunu söylemiştiniz ama meditasyonlar için sıkı çalışmak gerekiyor.

Evet sıkı çalışmak çünkü zihnin karşısında olacaksın.
Zorluk işin kendisinde değil; iş gayet güzel bir şekilde basittir, iş son derece basittir. Zorluk senin zihin tarafından öylesine bulandırılmış olman nedeniyle onun dışına çıkmak zorunda olacağındır.
Benim Alman zihnim için çaba sıkı çalışmaya denktir.
Bunu anlıyorum ama tüm zihinler Almandır. Bu yüzden herkesin başı böylesine derttedir. Bu yüzden herkes kendi faşizmini, kendi nazizmini, kendi Adolf Hitler'ini bulur. Herkes yapar.

Zihin faşisttir ve zihin sürekli olarak liderler, yol gösterecek birilerini arar.
Tüm dünya için Almanya'nın Adolf Hitler'in tuzağına düşmesi bir sürpriz oldu. Hiç kimse buna inanmadı, neredeyse mantıksızdı. Böylesi güzel bir öğrenme geleneğine, eğitimli insanlara, büyük felsefecilere, Kant'a, Hegel'e, Feuerbach'a, Marks'a sahip güzel bir ırk... Böylesine ince bir entelekte sahip büyük bir kültür; büyük bilimcilerin, büyük müzisyenlerin, büyük şair ve romancıların kültürü; profesörlerin ve felsefecilerin ülkesi... 'Profesör' Almanya'da olduğu kadar başka hiçbir ülkede bu kadar saygın bir sözcük olmamıştır.
Ne oldu da böylesine entelektüel bir ırk Adolf Hitler gibi bir aptalın, neredeyse ahmak bir kişinin ellerine düşmüştür?

Ancak bu anlaşılmalıdır ki tüm öğrenme eğer yüzeyselse, eğer zihne aitse faydasız olacaktır. Öğrenme sadece yüzeyde kalır; derinde sen çocuk gibi kalırsın. Bu profesörler, hatta Martin Heidegger gibi bir adam — çok büyük bir felsefeci, ona bu yüzyılın yetiştirdiği en büyüğü diyebilirsin — o da Adolf Hitler'in peşinden gitti. Bu neredeyse delirmiş adamın peşinden giden bu devlere ne olmuştur?
Bunun anlaşılması zorunludur; bu olabilir, bu her zaman olmuştur.
Bu büyük zihinler sadece yüzeyde büyüktür, derinde onların varlığı çok çocuksudur; onların sadece entelekti gelişmiştir, kendileri gelişmemiştir. Martin Heidegger'in zihni son derece yetişkindir, onun varlığı son derece çocuksudur. Onun varlığı çocuksudur; ona yol gösterecek birisini bekliyor.
Gerçekten olgun bir kişi sorumluluklarını başka hiç kimseye atmaz; o kendi varlığından sorumlu olur. Şimdi tüm bilim adamlarının, felsefecilerin, şairlerin, dev entelektüellerin ülkesi bütünü ile son derece sıradan, alelade bir adamın kurbanı haline düşer. Ve bu adam onları yönetti.
Bu herkese entelektin aptallığını anlamak için yardımcı olmalıdır. Entelekt yüzeyseldir.
Kişi varlıkta gelişmelidir aksi taktirde kişi her zaman yere serilecektir. Kişi her zaman böyle insanların kurbanı olmaya meyilli olacaktır. Onların başına her zaman bu gelir.
Zihin dışarıdan şartlandırılmıştır; o dışarıdan yönetilebilir. Zihinsizliğin içinde büyümelisin, sadece o zaman dışarıdan yönetilemezsin.

Sadece zihinsiz bir insan özgür ve bağımsız bir insandır. O ne Almandır, ne İngilizdir, ne Hintlidir, ne Amerikalıdır; o basitçe özgürdür. Amerikalı, Hintli, Alman...bunlar senin hapishanelerinin adıdır, bunlar senin özgür gökyüzün değildir. Bunlar içinde uçulacak gökler değil, bunlar içinde kalınacak hapishanelerdir.
Özgür bir insan başka hiç kimseye değil kendisine aittir. Özgür bir insan ismi olmayan, cismi olmayan, ırkı olmayan, ulusu olmayan basit bir enerjidir. Ulusların ve ırkların günleri geçti. Bireyin günleri geliyor.
Daha iyi bir dünyada Almanlar, Hintliler, Hindular, Hıristiyanlar olmayacaktır; saf bireyler olacaktır, mükemmel bir şekilde özgür, kendi tarzlarıyla yaşayan, hiç kimsenin hayatını rahatsız etmeyen ve hiç kimsenin kendi hayatlarını rahatsız etmesine izin vermeyen.

Aksi taktirde zihin çocuksudur ve aynı zamanda kurnazdır. O herhangi bir Adolf Hitler'e, herhangi bir Şovene, herhangi yeterince girişken bir deliye kurban edebilir...ve insanlar yeterince girişkendir, onlar asla çekingenlik yapmaz. Adolf Hitler'in cazibesi buydu. O, o kadar girişkendi ki kesinlikle girişkendi. O asla çekinmezdi, o mutlak bir şekilde emindi. Kendi varlığında emin olmayan insanlar böyle bir kimsede derin bir çekim gücü buldular. Gerçek hakkında bu kadar emin olan bir adam hakikate ermiş olmalıdır. Onlar onunla aynı çizgiye gelmeye başladılar. Sen emin olmadığın için çılgın birisinin kurbanı haline geldin. Ancak deliler her zaman emindirler, sadece çok, çok uyanık insanlar çekinir. Onların çekingenliği kendi farkındalıklarını ve hayatın karmaşıklığını gösterir.

Bir zihin son derece kurnazdır. O her şeyi rasyonelleştirir.
Berlin'deki bir tavan arasında Nazilerden karısıyla beraber saklanan Berger, temiz hava almaya karar verir. Dışarıda yürürken Adolf Hitler ile yüz yüze gelir. Alman lider bir silah çıkarır ve sokaktaki birikmiş at pisliğini işaret eder. "Peki Yahudi!" diye bağırır. "Ya şunu yersin ya da seni vuracağım."
Titreyerek emredileni yapar Berger. Hitler o kadar şiddetle güler ki elindeki silahı düşürür. Berger silahı kapar ve, "Şimdi de sen pisliği ye, yoksa seni vuracağım !" der.
Führer, elleri ve ayakları üzerinde yere çömelir ve yemeye başlar. Bu işle meşgulken Berger sıvışıp kaçar, dar bir geçitten geçer, bir çitten atlar ve tavan arasının merdivenlerini bir çırpıda tırmanır. Kapıyı hızla çarpar, sürgüyü takar ve güvenli bir şekilde kilitler. Hilda! Hilda!" diye yüksek sesle karısına seslenir: "Tahmin et öğle yemeğinde kiminleydim?"
Zihin sürekli olarak rasyonelleştirir. At pisliği bile yesen onu bir öğle yemeği yapar ve, "Hilda! Hilda! Tahmin et öğle yemeğinde kiminleydim?" der.

Zihnin tuzaklarına dikkat et. Ve ne kadar uyanık hale gelirsen, o kadar anın içinde, eylemin içinde bütünüyle yaşayabilir olacaksın. O zaman herhangi bir motivasyon yoktur: Onu yaparsın çünkü onun içindeyken haz alıyorsun. Ve bu yüzden ben ona en zor iş diyorum.

Zihnin dışına çıkmak en zor iştir. Ancak o bir çaba değildir, o farkındalıktır, o yoğun bir uyanıklıktır.