OSHO
Keyifli okumalar lahutii


ZİHİN
İngilizce’de düşünme işlemi için sadece tek bir sözcük vardır bu da zihindir (mind). Ve İngilizce lisanında düşünme işleminin ötesini tanımlayabilen bir sözcük yoktur. Gautam Buda’nın ve Bodhidharma’nın tüm felsefesi düşünme işleminin ötesine nasıl geçileceği üzerinedir. Sanskritçe’de ve Pali dilinde farklı sözcükler vardır: İngilizce’deki zihin (mind) sözcüğünün kökeni olan, tam anlamıyla düşünme işlemi demek olan manus; sonra düşünme işleminin ötesi anlamına gelen bilinç, chitta.

Şu benim geveze zihnimin doğası nedir? Kendimi bildim bileli o sürekli olarak devam ediyor, devam ediyor. Onun kökenleri nedir? Onun kaynağı sizin huzurunuzdayken içinde eriyip gittiği engin sessizliğin içinde bir yerde mi?

Zihin basitçe bir biyolojik bilgisayardır. Çocuk doğduğunda zihni yoktur; onda sürüp giden bir gevezelik yoktur. Onun mekanizmasının işlemeye başlaması için neredeyse üç ila dört yıl gerekir. Ve göreceksin ki kızlar erkeklerden daha erken konuşmaya başlar. Onlar daha büyük geveze kutusudur. Onların daha kaliteli bir biyolojik bilgisayarı vardır.

Onun içine bilgi konulmasına ihtiyaç vardır; bu yüzden şayet hayatını geriye doğru hatırlamaya çalışırsan, eğer bir erkeksen dört yaş civarında bir yerde ya da eğer bir kadınsan üç yaşında takılacaksın. Bunun ötesi bir boşluktur. Sen oradaydın; pek çok olay olmuş olmalı. Pek çok şey gerçekleşmiş olmalıdır fakat kaydedilmiş bir anı yok gibidir bu yüzden hatırlayamazsın. Ancak sen dört ila üç yaşına kadar son derece net bir şekilde hatırlayabilirsin.

Zihin verilerini anne babadan, okuldan, diğer çocuklardan, akrabalardan, toplumdan, kiliselerden…toplar… Her tarafta kaynaklar vardır. Ve küçük çocukları ilk kez konuşmaya başladıklarında aynı sözcüğü pek çok kez tekrar ederken görmüş olmalısın. Coşku! Onlarda yeni bir mekanizma işlemeye başlamıştır.

Cümle kurabildiklerinde tekrar tekrar cümleleri öylesine coşkuyla yaparlar ki. Soru sormaya başlayabildiklerinde her şey hakkında soracaklardır. Onlar senin cevaplarınla ilgilenmiyorlar, unutma! Bir çocuğu bir soru sorarken izle; o senin yanıtınla ilgilenmiyor. O yüzden ona Britannica ansiklopedisinden uzun cevaplar verme. Çocuk senin yanıtınla ilgilenmiyor; çocuk basitçe soru sorabilmekten zevk alıyor. Onda yeni bir beceri oluştu.

Ve o bu şekilde toplamaya devam eder; sonra okumaya başlayacak…ve daha çok sözcükler. Ve bu toplumda sessizliğin bir değeri yoktur ve ağzın ne kadar laf yapıyorsa sen de o kadar değerli olursun.

Senin liderlerin nedir? Politikacıların nedir? Profesörlerin nedir? Din adamların, din bilginlerin, felsefecilerin neyin üzerinde yoğunlaşmıştır? Onların ağzı son derece iyi laf yapar. Onlar sözcükleri nasıl anlamlı, etkili, tutarlı bir şekilde kullanacağını bilir, böylelikle insanları etkileyebilirler.

Toplumumuza sözel olarak kendini çok iyi ifade edebilen insanlar tarafından hükmedildiği çok ender olarak fark edilir. Hiçbir şey bilmiyor olabilirler, bilge olmayabilirler, zeki bile olmayabilirler. Ancak tek bir şey kesindir: Onlar sözcüklerle nasıl oynanacağını bilirler. Bu bir oyundur ve onlar bunu öğrenmiştir. Ve bu onlara saygınlık, para, güç olarak; her şekilde döner. O yüzden herkes buna çabalar ve zihin pek çok sözcükle, pek çok düşünceyle dolu hale gelir.

Ve sen herhangi bir bilgisayarı açıp kapayabilirsin. Fakat zihni kapatamazsın. Kapatma düğmesi yoktur.

Tanrı dünyayı yarattığında, insanı yarattığında, zihin için açıp kapatabileceğin bir düğme yaptığına ilişkin hiçbir referans yoktur. Açma kapama düğmesi yoktur, o nedenle doğumdan ölüme kadar devam eder.

Bilgisayarlardan ve insan beyninden anlayan insanların çok garip bir fikrinin olduğunu bilmek seni şaşırtacaktır. Şayet beyni bir insanın kafatasından çıkartıp mekanik bir şekilde canlı tutarsak, aynı şekilde gevezelik yapmaya devam eder. Onun için kendisinden azap çekmekte olan zavallı kişiye bağlı olup olmamasının bir önemi yoktur; o hâlâ hayal kurar. Artık o makinelere bağlıdır: O hâlâ rüya görür, o hâlâ hayal kurar, o hâlâ korkar, o hâlâ yansıtır, umut eder, şu ya da bu olmaya çalışır. Ve o bütünüyle artık hiçbir şey yapamayacağının; bağlı olduğu kişinin artık orada olmadığının farkında değildir.

Bu beyni mekanik aletlere bağlı olarak binlerce yıl canlı tutabilirsin ve o tekrar ve tekrar aynı şeyler hakkında gevezelik etmeye devam eder çünkü biz ona henüz yeni şeyler öğretmeyi başaramamışızdır. Bir kez yeni şeyler öğretebildiğimizde, o yeni şeyleri tekrar edecektir.

Bilimsel çevrelerde hâkim olan bir fikir vardır: Albert Einstein gibi bir adamın öldüğünde beyninin de ölmesi büyük bir israftır. Beyni kurtarabilseydik ve başka birisine yerleştirebilseydik, o zaman işlemeye devam ederdi. Albert Einstein’ın canlı olup olmamasının bir önemi yoktur; beyin görecelilik kuramı hakkında, yıldızlar hakkında, teoriler hakkında düşünmeye devam eder. Nasıl ki insanlar kan bağışlıyorsa, ölmeden önce gözlerini bağışlıyorsa, beyinlerini de korunmaları için bağışlamaya başlamalarıdır bunun ardındaki fikir. Şayet bizler onların özel beyinler olduğunu hissediyorsak —ve onların ölmesine izin vermek tam bir israftır— o zaman onları nakledebiliriz.

Bir ahmak bir Albert Einstein yapılabilir ve ahmak asla bilemeyecektir. Çünkü adamın kafatasının içinde hiç duyarlılık yok; herhangi bir şeyi değiştirebilirsin ve kişi asla bilmeyecektir. Sadece kişiyi bilinçsiz hale sok ve beyninde neyi istiyorsan değiştir —tüm beyni değiştirebilirsin — ve o yeni bir beyinle, yeni gevezeliklerle uyanacaktır. Ve o hiçbir zaman ne olduğu hakkında şüphe duymayacaktır.

Bu gevezelik bizim eğitimimizdir ve o temelde yanlıştır. Çünkü o sadece işlemin yarısını öğretir: Zihnin nasıl kullanılacağını. O sana onu nasıl durduracağını ve böylelikle nasıl rahatlayacağını öğretmez. Çünkü sen uyurken bile o devam eder. O uyku nedir bilmez. Yetmiş yıl, seksen yıl o sürekli çalışmıştır.

Şayet biz eğitebilirsek…ve benim sende yaratmaya çalıştığım etki bunun mümkün olduğudur. Biz ona meditasyon diyoruz.

Zihne bir düğme koymak ve ona ihtiyaç olmadığında onu kapatmak mümkündür. Bu iki şekilde faydalı olur: Bu sana daha önceden hiç bilmediğin bir huzur, bir sessizlik verecektir ve bu sana gevezelik yapan zihnin yüzünden mümkün olmayan bir kendini tanıma sağlayacaktır. O sürekli seni meşgul etmiştir.

İkinci olarak o zihne dinlenme sağlayacaktır. Ve şayet biz zihne dinlenme fırsatı verebilirsek o birtakım şeyleri daha verimli, daha zekice yapabilir hale gelecektir.

Dolayısıyla her iki tarafta da — bir yandan zihinde ve diğer yandan varlıkta— fayda göreceksin; sadece zihnin çalışmasını nasıl durduracağını öğrenmen ona “Bu kadarı yeterli; şimdi uyu. Ben uyanığım sen endişelenme” demeyi öğrenmen gerekiyor.

Zihni gerekli olduğunda kullan ve o zaman o taze, genç, enerjiyle ve öz suyla doludur. O zaman ne söylersen söyle o sadece kurumuş kemiklerden ibaret değildir; o yaşamla doludur, otoriteyle doludur, hakikatle, samimiyetle doludur ve muazzam bir anlamı vardır. Aynı sözcükleri kullanıyor olabilirsin fakat şimdi zihin dinlenerek o kadar büyük bir güç toplamıştır ki kullandığı her sözcük yanan bir ateş haline, güç haline bürünür.

Dünyada karizma olarak bilinen şey hiçbir şeydir…o basitçe nasıl gevşeyeceğini ve enerjinin toplanmasına izin vereceğini bilen bir zihindir. Böylelikle o kendi şiirini okuduğunda, kendi ilahisini söylediğinde, konuştuğunda hiçbir kanıt ya da hiçbir mantık sunmaya ihtiyacı yoktur: İnsanları etkilemek için sadece kendi enerjisi yeterlidir. Ve insanlar her zaman için bir şey olduğunu bilmişlerdir. Her ne kadar tam olarak onun ne olduğunu tanımlayamasalar da ona karizma demişlerdir.

Belki de ilk kez ben sana karizmanın ne olduğunu söylüyorum çünkü ben onu kendi tecrübelerime dayanarak biliyorum. Gece gündüz çalışan bir zihnin zayıf düşmesi, donuklaşması, etkisizleşmesi, bir şekilde sürünmesi kaçınılmazdır. En iyi ihtimalle o işe yarar; sebze satın almaya devam eder durursun; o faydalıdır.

Ancak bundan daha fazlası için bir gücü yoktur. Bu yüzden karizma sahibi olabilecek milyonlarca insan yoksul, etkisiz, hiçbir otoritesi olmadan, hiçbir gücü olmadan kalır.

Ve şayet bu, yani zihni sessizliğin içine koymak ve onu sadece ihtiyaç olduğunda kullanmak mümkünse —ki bu mümkündür— o zaman o çok büyük bir güçle gelir. O, o kadar çok enerji toplamıştır ki sarf edilen her sözcük doğrudan kalbine gider, insanlar bu karizmatik kişilerin zihinlerinin hipnotik olduğunu düşünür; onlar hipnotik değildir. Onlar gerçekten çok güçlüdür, çok tazedir…o her zaman bahardır. Bu zihin için böyledir.

Varlık için sessizlik, ebediyet için, ölümsüzlük için, kutsama olarak, rahmet olarak düşünebildiğin her şey için yeni bir evrenin kapılarını açar.

Bu yüzdendir ki ben meditasyon elzem olan dindir, yegâne dindir diye ısrar ediyorum. Başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Diğer her şey gerekli olmayan bir ayindir.

Meditasyon sadece özdür, özün kendisidir. Ondan hiçbir şeyi koparıp alamazsın.

Ve o sana her iki dünyayı da verir. O sana ahreti —ilahi olan, Tanrısal dünyayı — verir ve o sana bu dünyayı da verir. O zaman sen yoksul olmazsın. O zaman senin bir zenginliğin vardır ama parasal değil.

Pek çok çeşit zenginlik vardır ve zenginliğin kategorileri göz önünde tutulduğunda parası nedeniyle zengin olan bir insan en düşük seviyeli olandır. Bunu şu şekilde söyleyeyim: Maddi olarak zengin adam en yoksul zengin adamdır. Yoksulun tarafından bakıldığında o en zengin yoksul adamdır. Yaratıcı bir sanatçı, bir dansçı, bir müzisyen, bir bilim adamının tarafından bakıldığında, o en yoksul “zengin” adamdır. Ve nihai aydınlanmanın dünyası söz konusu olduğunda ona zengin bile denilemez.

Meditasyon sana kendi özündeki varlığı vererek seni mutlak olarak zenginleştirir ve ayrıca seni göreceli olarak da zenginleştirir çünkü o sahip olduğun belirli yeteneklerin zihinsel gücünü de açığa çıkaracaktır. Benim tecrübem odur ki herkes belirli bir yetenekle doğar ve o yeteneği en üst seviyede yaşamadığı sürece ondaki bazı şeyler eksik kalacaktır. O sürekli olarak orada mevcut olmayan bir şeyin olması gerektiğini hissedecektir.

Zihne biraz dinlenme fırsatı tanı; onun buna ihtiyacı var. Ve bu çok basittir: Sadece ona tanık ol. Ve o sana her ikisini de verecektir.

Yavaş yavaş zihin sessiz olmayı öğrenmeye başlar. Ve bir kez o sessiz olarak güçlendiğini bilirse, o zaman onun sözcükleri sadece sözler değildir; onların daha önce asla sahip olmadıkları bir değeri ve bir zenginliği ve bir kalitesi vardır. Öyle ki onlar doğrudan ok gibi giderler. Onlar mantıksal engelleri devre dışı bırakıp tam kalbe ulaşırlar.

Zihin sessizliğin ellerinde muazzam güce sahip çok iyi bir hizmetkârdır.

O zaman varlık efendidir. Ve efendi zihni ne zaman isterse kullanabilir ve ne zaman gerekirse onu kapatabilir.

Zihin her zaman daha fazlasını ister, o bir dilencidir. Çok eski bir hikâye anlatacağım…

Bir dilenci sarayın kapısını çaldı. Şans eseri tam da kral bahçedeki sabah yürüyüşünden geliyordu. Bu yüzden kapıyı kendisi açtı. Dilenci, “Görünen o ki bu senin için şanslı bir gün” dedi.

Kral da “Benim için mi, senin için mi?” dedi. Dilenci, “Bugünün sonunda bu anlaşılacak. Ben bir dilenciyim ve senden sadece tek bir şey istiyorum. Şu dilenci tasına sahibim; istediğin herhangi bir şeyle onu doldurabilir misin?” dedi.

Dilenci biraz garip görünüyordu, gözleri mistiklerinki gibiydi; onun konuşması dilencininki gibi değil bir imparator gibiydi. Onun tüm aurası muazzam bir otoriteden oluşuyordu. Kral vezirine dilencinin tasını altın paralarla doldurmasını emretti. Böylelikle o bir kralın kapısını çaldığını hatırlayacaktı ve bunun için şanslıydı. Dilenci kahkaha attı.

Kral, ”Sorun nedir?” diye sordu.

“Akşama doğru her şey anlaşılacak” dedi. Onun davranışı çok garipti ve çok çekiciydi de. O güzel bir adamdı.

Ve sonra bela geldi. Vezir tası doldurmak üzere bir torba altını getirdi, hepsi kayboldu ve tas boş kaldı. Daha çok para, daha çok para…hazinedeki tüm paralar getirildi ve hepsi kayboldu. Tüm şehir orada toplandı ve haber hemen yayıldı.

Kral “Ne olursa olsun, tüm elmasları, yakutları, zümrütleri getirin. Ama bu dilencinin tasını doldurun” dedi. Fakat her şey onun içinde kayboldu ve tas her zamanki kadar boş kaldı.

En sonunda kral her şeyi yitirdi. Akşam olmuştu. Başkentin her tarafında bütün gün boyunca çok büyük bir heyecan vardı. Kral inatçıydı fakat artık bir anlamı kalmamıştı verebilecek başka hiçbir şeyi yoktu. Dilencinin ayaklarına kapandı ve ona o tasın sırrını sordu. “Bu sihirli bir tas mı? Akşam oldu ve sen bana tekrar tekrar ‘Akşama doğru, gün batımında her şey anlaşılacak’ demiştin artık zamanı. Ve bir şekilde her şey belli oldu, ben bir dilenci tarafından yenilgiye uğratıldım. Ancak sen sıradan bir dilenci değilsin. Öğrenmek istediğim tek şey bu dilenci tasının sırrının ne olduğu.”

Dilenci, “Bu bir sır değil, bu herkesin bildiği bir şey. Dilenci tasına sadece yakından bir bak. O bir adamın kafatasından yapılmıştır” dedi.

Kral “Anlamıyorum” dedi.

“Hiç kimse anlamıyor. Adamın kafatasının içinde onun zihni var. Sen onun içine her şeyi dökmeye devam edersin ve her şey kaybolur. O her zaman daha fazlasını ister. O her zaman boştur. O her zaman bir dilencidir, onu değiştiremezsin. Onu sadece anlayabilirsin ve ondan kurtulabilirsin” dedi.

Senin de durumun bu. Eğer zihni dinlersen kendini tatmin edemezsin; eğer zihni dinlemezsen tam şu an tatmin senindir. Zihnin ıstırabı arasında seçim yapabilirsin… çünkü zihin her zaman mutsuzdur, daha fazlasını ve daha fazlasını ister; bu arzu bitmek bilmez.

Çok zengin olan bir arkadaşım vardı. Zengin doğmamıştı; o yoksul bir adamın oğluydu. Ve biz arkadaşken o yoksul adamın oğlu idi. Hindistan’ın en zengin ailelerinin birisi tarafından evlat edinildi çünkü onların bir oğlu yoktu. Ansızın o, Hindistan’ın en zengin adamı oldu. Bunun tadını çıkarmış olmalıydı. Yüzlerce hayat bile çalışmış olsaydı böylesi büyük bir zenginliğe erişemezdi. Birden ona hiçbir çaba sarf etmeden sahip oldu ama o mutlu değildi. Daha çoğunu istedi.

Sadece para yeterli değildi, o büyük bir lider de olmak istedi. Ve onun parası vardı böylelikle o seçime girdi ve parlamentonun bir üyesi oldu. Ancak bu yeterli değildi. Yine daha fazlası: O bakan olmak istedi. Parası nedeniyle bakan yardımcısı olmayı başardı fakat bu yeterli değildi.

Bana “Ben bir bakan olmak istiyorum” dedi.

“Bunun yeterli olacağını düşünüyor musun?” diye sordum.

“Öyle sanıyorum” dedi.

“Şimdi öyle olduğunu düşünüyorsun, bir kez bakan olduğunda aynı şekilde düşünmeyeceksin” dedim.

O bir bakan oldu ve hemen beni görmeye geldiğinde bana, “Haklıydın. Bakan olduğum gün zihnim bana, ‘Çok uzun bir yol kat ettin. Artık ülkenin başbakanı olmak çok uzakta değil. Sadece birkaç adım daha ve başbakan olabilirsin’ dedi. Ancak şimdi o kadar gerginim ve endişeliyim ki uyuyamıyorum, hiçbir şeyden keyif alamıyorum. Yemek yerken politika düşünüyorum. Karımla sevişirken başbakanlığı düşünüyorum. Her şey birbirine karıştı. Biraz zihinsel huzur bulmak için bana yardım et” dedi.

“İlk önce başbakan ol. Zihnin sana, ‘Şimdi ülkenin başkanı ol’ diyecek. Eğer zihnini dinlemeye devam edersen hiç huzurun olamayacak; şayet huzur istiyorsan zihnini dinlemeyi bırak. Ve zihnini dinleyerek elde ettiğin tüm bu şeyleri bir kenara at. Yoksul bir adam olarak sen çok mutluydun, çok neşeliydin. Hiçbir şeyin yoktu fakat sen çok güzel bir varlıktın. Sana paranı çöpe at demiyorum. Sadece zihninin sana hükmetmesine izin verme. O zaman sen nerede olursan ol huzurlu olacaksın” dedim.

Şayet zihnin sana hükmederse cennette bile o, “Cennet bu mu? Daha fazlası olmalı” diyecektir. Tüm evler çok eski ve çürümüş ve kullanılmış görünüyor çünkü onlar ezelden beri buradaydı. Tüm insanlar son derece üzgün ve ciddi görünüyor; onlar da ezelden beri buradaydı. Onların üzerinde çok fazla toz birikmiş ve burada yapacak hiçbir şeyleri yok, onlar haysiyetini yitirmiştir. Onlar cennete ulaşmıştır fakat insanlıklarını kaybetmişlerdir, onlar gülemez.

Kahkaha cennette yasaklanmıştır biliyor muydun? Dünyadaki hiçbir dindeki, hiçbir kutsal kitap mizahın dinsel bir nitelik olduğunu söylememiştir: Benim dışımda. Hiç kimse mizahın dindarlığın içinde olmasına izin vermeye istekli değil. Şu ölü, kemik kadar kurumuş azizlerin cennette ne yapıyor olacağını hayal edebiliyor musun? Âşık olamazlar, iskambil oynayamazlar, futbol maçı bile yapamazlar. Televizyon bile seyredemezler; bu hiç de azizce bir davranış değildir. Onlar bir fincan çay bile içemezler, kahve molası yok ve hatta hiç iş de yok… Onların günleri boştur, onların geceleri boştur; yeryüzüne geri dönmek için yanıp tutuşuyor olmalılar. En azından burada aziz olarak tapınılıyorlardı. Orada hiç kimse onlara tapınmıyor çünkü herkes bir aziz.

Ancak hiç kimse cennetten geri dönemez. Onun girişi vardır ama bir çıkışı yoktur. Bu yüzden cennete girmeden önce bir kez daha düşün: Bu son eylem olacak, sonrasında işin bitmiş demektir. Bu neredeyse kendi mezarına girmek gibidir. Ancak zihin kesinlikle, “Bu cennet değil. Ara! Cenneti bulmaya çalış. Bu bir maskaralık gibi görünüyor, bunun ardında şeytan olmalı. Buna cennet demek sanki çok büyük bir şaka gibi geliyor” diyecektir. Cennette bile zihnin huzura kavuşmana izin vermeyecektir: Huzur ve zihin bir araya gelmezler.

Amerika’daki en meşhur hahamlardan biri olan Joshua Liebman Zihin Huzuru isimli bir kitap —en çok satanlardan birisidir— yazmıştır. Ona bir mektup yazıp “Zihin hakkında bildiğiniz şeyler çöplükten ibaretmiş gibi görünüyor. Zihin huzurunun çelişkili kavramlar olduğunu dahi bilmiyorsunuz ve bu sizin kitabınızın adı. Kitabın adı, Zihin ya da Huzur olmalıydı” dedim.

Mektup onu şoka sokmuş olmalı; asla yanıt göndermedi. Ona yeniden yazdım. “Bu korkaklık bir hahama yakışmıyor. Ya kitabın adını değiştirin ya da bana bir açıklama yapın.” Ne kitabın adını değiştirdi ne de bana bir açıklama gönderdi ve ben ise ona çok basit bir soru sormuştum. Zihin huzuru…böyle bir şey yoktur.

Ya huzur vardır, o zaman zihin yoktur ya da zihin vardır ve huzur yoktur. Doğru başlık Zihin ya da Huzur olmalıydı. Fakat o bunu değiştiremez çünkü bu kitaptaki başlıca konudur: Zihin huzuru ve onu elde etmenin yolları. Zihin huzuruna ermenin yolları için yöntemler gösteriyor. Kitabın adını değiştirmek kitaba uymayacaktır.

Onu zor bir duruma soktuğumu anlayabilir; şayet başlığı değiştirirse o zaman kitap başlığa uymayacak. Kitabı baştan aşağı yeniden yazmak zorunda kalacak ve o kitabı tamamen yeniden yazamaz çünkü zihnin tüm gerginliklerinin, kaygılarının, endişelerinin kaynağı olduğunu anlayamaz. O huzurlu olamaz, bu imkânsızdır.

Doğunun binlerce yıllık maneviyat denemelerinin tüm özü budur: Zihin ya da huzur. Seçim senindir. Huzur son derece normal, son derece sıradan, son derece basit bir olgudur. Ve sen onu tecrübe ediyorsun fakat bir yandan zihin sürekli olarak yorumda bulunuyor, “Daha fazlası olmalı. Durma. Aramaya devam et.”

Zihne “Kes sesini!” demek zorundasın. O senin zihnin ve ona sesini kesmesini, artık daha fazla onun saçmalıklarına kulak asmayacağını söylemeye hakkın var…

Sahip olduğun her ne ise onun tadını çıkart ve ondan ne kadar keyif alırsan o kadar büyüyecektir. Paradoks budur: Zihin daha fazlasını ve daha fazlasını ister ve daha fazla ve daha fazla endişelenir.

Zihinsizlikte huzuru, sevgiyi, sessizliği yaşarsın. Ve onu yaşayarak o daha çok ve daha çok olur; daha derin ve daha derin. Yavaş, yavaş mutluluğunun kanatları olmaya başlar, o bir kutsamaya, ebedi mutluluğa, rahmete dönüşür.