OSHO
Keyifli okumalar lahutii

Her zaman zihnin karşısında olduğunuzu; onu bırakmamız gerektiğini, ona sesini kes dememizi, hakikat arayışında ona gerek olmadığını söylüyorsunuz. Zihin ne için var? O gerçekten bütünüyle zararlı mıdır?

Zihin hayattaki en önemli şeylerden birisidir, fakat sadece bir uşak olarak, efendi olarak değil. Zihin senin efendin olduğu an, işte o zaman sorunlar ortaya çıkmaya başlar; o zaman o kalbinin yerini alır, seni tümüyle ele geçirir. O zaman senin emirlerine uymaktansa, sana emirler vermeye başlar.

Ben zihni tahrip etmeni söylemiyorum. O varoluştaki en evrim geçirmiş olgudur. Ben, “Uşağın efendi olmaması için dikkat et” diyorum.

Aklında tut: Varlığın ilk önce gelir, kalbin ikinci sırada gelir ve zihnin ise üçüncü sırada gelir: Hakiki bir insanın dengelenmiş kişiliği budur.

Zihin mantıktır…son derece kullanışlıdır ve çarşı pazarda zihin var olmadan var olamazsın. Ve ben asla zihnini iş hayatında kullanmamalısın demedim; onu kullanmalısın ancak sen onu kullanmalısın, sen onun tarafından kullanılmamalısın. Ve fark çok büyüktür…

Tüm teknolojiyi, tüm bilimi sana veren zihindir ama o sana çok fazla şey verdiği için senin varlığının efendisi olmaya kalkışmıştır. Hata burada başlar; o bütünüyle kalbinin kapılarını kapatmıştır.

Kalp kullanışlı değildir, onun yerine getirmeye çalıştığı herhangi bir amaç yoktur. Tıpkı bir gül gibidir. Zihin sana ekmek verebilir fakat zihin sana coşku veremez. O senin hayattan tat almanı sağlayamaz. O son derece ciddidir, o gülmeye bile katlanamaz. Ve kahkahasız bir hayat insanlık standartlarının altına düşmüş demektir. O insanlıktan düşük hale gelmiştir çünkü tüm varoluşta sadece insan gülebilir.

Gülmek bilinçliliği ve onun en yüksek gelişimini gösterir. Hayvanlar gülemez, ağaçlar gülemez ve zihninin içinde hapis olmuş insanlar da —azizler, bilim adamları, sözde büyük liderler— gülemez. Onların hepsi çok ciddidir ve ciddiyet bir hastalıktır. O ruhunun kanseridir, o tahrip edicidir.

Ve biz zihnin ellerinde olduğumuz için tüm yaratıcılık yok etmenin hizmetine girmiştir; insanlar açlıktan ölüyor ve zihin daha çok nükleer silah yığmaya çalışıyor, insanlar aç ve zihin aya ulaşmaya çalışıyor.

Zihinde kesinlikle hiç şefkat yoktur. Şefkat için, sevgi için, neşe için, kahkaha için…zihnin esaretinden kurtulmuş olan bir kalbe ihtiyaç vardır.

Kalbin daha yüksek bir değeri vardır. Onun iş hayatında hiçbir faydası yoktur çünkü iş yeri senin tapınağın değildir; iş yeri senin hayatının anlamı değildir. İş yeri insanların tüm etkinlikleri içindeki en düşük olandır.

İsa, “insan tek başına ekmekle yaşayamaz” derken haklıdır. Ancak zihin sadece ekmek sağlar. Hayatta kalabilirsin fakat hayatta kalmak yaşam değildir. Yaşamın daha çoğuna ihtiyacı vardır; Bir dansa, bir şarkıya, bir neşeye.

Bu yüzden ben senin her şeyi yerli yerine koymanı istiyorum: Şayet zihin ve kalp arasında herhangi bir çatışma varsa ilk önce kalbe kulak verilmelidir. Sevgi ve mantık arasındaki herhangi bir çatışmada, mantık belirleyici olamaz, sevgi belirleyici olmalıdır. Mantık sana hiçbir nektar veremez; o kurudur. O hesaplama için iyidir; o matematik için iyidir, o bilimsel teknoloji için iyidir. Ancak o insan ilişkileri için iyi değildir. O senin manevi potansiyelinin gelişimi için iyi değildir.

Kalbinin üzerinde varlığın vardır. Nasıl ki zihin mantıktır, kalp de sevgidir, varlık da meditasyondur. Varlık kendini bilmektir. Ve kendini bilerek sen varoluşun ta kendisinin anlamını bilirsin.

Varlığı bilmek manevi dünyanın içine ışık getirmektir. Ve sen içinde aydınlanmadığın sürece dışarıdaki tüm ışıkların hiçbir yararı yoktur. Senin içinde sadece karanlık var, dipsiz karanlık, bilinçsizlik. Ve senin tüm eylemlerin bu karanlığın, bu körlüğün içinden çıkacak.

Bu yüzden ben zihne karşı bir şey söylediğimde beni yanlış anlama. Ben zihne karşı değilim ve onu yok etmeni istemiyorum.

Ben senin bir orkestra olmanı istiyorum. Aynı müzik enstrümanları şayet sen bir senfoni yaratmayı bilmiyorsan, bir sentez yaratmayı, her şeyi yerli yerine koymayı bilmiyorsan berbat bir gürültü yaratabilir.

Varlık senin en son noktan olmalı…onun ötesinde hiçbir şey yoktur. O senin içindeki Tanrı’nın parçasıdır. O sana ne zihnin verebileceği ne de kalbin verebileceği şeyi verecektir: O sana sessizliği verecektir. O sana huzuru verecektir. O sana dinginliği verecektir. O sana saadeti verecektir ve en sonunda da ölümsüz olma hissini. Varlığı bilerek ölüm bir kurgu haline gelir ve yaşam ebediyetin içine doğru kanatlanır. Kendi varlığının farkında olmayan bir insanın gerçekten canlı olduğu söylenemez. Bu işe yarar bir mekanizma, bir robot olabilir…

Meditasyon aracılığıyla varlığını, varoluşunu, oluşunu araştır. Sevgi aracılığıyla, kalbin aracılığıyla saadetini paylaş.

Sevgi tamamen öyle bir şeydir: Saadetini paylaşmak, coşkunu paylaşmak, dansını paylaşmak, mutlulukla kendinden geçişi paylaşmak.

Zihnin iş hayatında kendine özgü işlevleri vardır fakat eve geldiğinde zihnin gevezelik etmeye devam etmemelidir. Nasıl ki iş elbiseni, şapkanı, ayakkabılarını çıkarıyorsun, zihnine de şöyle demelisin “Şimdi sessiz ol, bu senin dünyan değil.” Bu zihne karşı olmak değildir aslında bu zihne dinlenme fırsatı vermektir.

Evde karınla, kocanla, çocuklarınla, ebeveynlerinle, arkadaşlarınla zihne ihtiyaç yoktur. İhtiyaç duyulan şey dolup taşan bir kalptir. Bir evde her yanı kaplayan bir sevgi yoksa o asla bir yuvaya dönüşemez; o bir ev olarak kalır. Ve şayet sen yuvada kendi varlığını tecrübe etmek için birkaç meditasyon anı bulabilirsen bu, yuvayı en üst zirve olan tapınaklığa yükseltir.

Aynı ev…zihin için o sadece bir evdir; kalp için o bir yuva haline gelir; varlık için o bir tapınak haline gelir. Ev aynı kalır; sen değişikliklerden geçersin: Vizyonun değişir, boyutun değişir, her şeye bakışındaki anlayış tarzın değişir. Ve bu üçü de olmayan bir ev tamamlanmamıştır, yoksuldur.

Bu üçü de derin bir ahenk içinde olan insan: Kalbe hizmet eden zihin, varlığa hizmet eden kalp ve tüm varoluşa yayılmış olan zekâya ait varlık… İnsanlar ona Tanrı demiştir; ben ise ona Tanrısallık demeyi seviyorum. Onun üzerinde hiçbir şey yoktur.



Zihin bana mı aittir yoksa o başkaları tarafından mı yerleştirilmiştir?

Zihin senin içindedir fakat o gerçekte toplumun senin içindeki bir yansımasıdır. O senin değildir.

Hiçbir çocuk bir zihinle doğmaz. O bir beyinle doğar. Beyin mekanizmadır; zihin ise ideolojidir. Beyin toplum tarafından beslenir ve her toplum kendi koşullanmasına göre bir zihin yaratır. Bu yüzden dünyada çok sayıda zihin vardır. Hindu zihni kesinlikle Hıristiyan zihninden ayrıdır ve komünist zihin kesinlikle Budist zihinden ayrıdır.

Ancak bireyde zihin sana aitmiş gibi bir yanılsama yaratılır böylelikle birey topluma göre davranmaya başlar, toplumu izler fakat o, kendi isteği doğrultusunda davrandığını hisseder. Bu çok kurnazca bir düzenlemedir.

George Gurdjieff bir hikâye anlatırdı.

Dağların derinliklerindeki bir büyücünün pek çok koyunu vardı ve çobanlardan uzak durmak ve koyunlara göz kulak olmaktan ve her gün onlar ormanda kaybolduğunda onları aramaktan kaçınmak için tüm koyunları hipnotize etti ve her koyuna başka hikâyeler anlattı. Her koyuna ayrı zihinler verdi.

Bir tanesine, “Sen bir koyun değilsin, sen bir insansın bu yüzden diğer koyunlar gibi bir gün öldürüleceğinden, kurban edileceğinden korkmana gerek yok; onlar sadece koyun. Bu nedenle yuvaya dönmek söz konusu olduğunda endişelenmene gerek yok” dedi. Bazılarına “Sen bir aslansın koyun değil” ve bazılarınaysa “Sen bir kaplansın” dedi. Ve o günden itibaren büyücü rahatlamıştı: Koyunlar onlara verilen zihinlere göre davranmaya başladılar.

Bir koyunu öldürebilirdi —her gün kendi besini için, ailesinin besini için bir koyun keserdi— ve aslan ya da insan ya da kaplan olduklarına inanan koyunlar bakıp kıkırdayarak “Koyunların başına gelen şey budur” derlerdi. Fakat onlar eski günlerdeki gibi korkmazdı.

Daha önceden bir koyun kestiğinde tüm koyunlar titrerdi, korkardı. “Yarın benim günüm olacak, daha ne kadar yaşayabilirim?” ve bu yüzden onlar ormana kaçarlardı: Büyücüden uzak durmak için. Ancak şimdi hiç kimse kaçmıyordu. Kaplanlar vardı, aslanlar vardı… her türden zihin onlara yerleştirilmişti.

Zihnin senin değildir: Bu hatırlanması gereken temel şeydir. Senin zihnin rastlantısal olarak içine doğduğun toplumun yerleştirdiği bir şeydir. Şayet Hıristiyan bir evde doğduysan ama hemen bir Müslüman aileye götürüldüysen ve Müslümanlar tarafından yetiştirildiysen aynı zihne sahip olamayacaksın; aklının alamayacağı türden, tamamıyla farklı bir zihne sahip olursun.

İçinde bulunduğumuz çağın dâhilerinden Bertrand Russell Hıristiyan olduğu için değil sadece başkaları tarafından verildiği için Hıristiyan zihninden kurtulmak amacıyla çok büyük bir gayret sarf etti. O her şey hakkında kendi taze bakış açısını arzuladı. O başkalarının gözlüğü ile bakmak istemedi; o gerçeklikle hemen ve doğrudan temas kurmak istedi. O kendi zihnini istedi.

Yani mesele Hıristiyan zihnine karşı olmak değildi; şayet o bir Hindu olsaydı aynı şeyi yapmış olurdu. Şayet o bir Müslüman olsaydı aynı şeyi yapmış olurdu, şayet o bir komünist olsaydı aynı şeyi yapmış olurdu.

Mesele zihninin senin mi olduğu yoksa başkaları tarafından mı içine yerleştirildiğidir. Çünkü başkaları senin içine sana hizmet etmeyen ama kendi amaçlarına hizmet eden bir zihin yerleştirir.

Belli bir çeşit zihne sahip olmak için sen anne baban tarafından, öğretmenler tarafından, din adamları tarafından, eğitim sistemin tarafından hazırlanırsın. Ve tüm hayatın boyunca sen bu belli şekildeki zihin aracılıyla yaşamaya devam edersin. Bu ödünç alınmış bir hayattır. Ve bu nedenle dünyada bu kadar çok sefalet var çünkü hiç kimse kendi hakikatini yaşamıyor, hiç kimse kendisini yaşamıyor. O sadece kendisine yerleştirilmiş olan emirlere uyuyor.

Bertrand Russell çok gayret sarf etti ve Niçin Ben Bir Hıristiyan Değilim adında bir kitap yazdı. Ancak bir arkadaşına yazdığı bir mektupta, “Her ne kadar kitabı yazmış da olsam, her ne kadar bir Hıristiyan olmadığıma inansam da, bu zihni bırakmış olsam da hâlâ derinlerde… Bir gün kendime, Tarihteki en büyük insan kimdir?’ diye sordum. Mantıksal olarak Gautam Buda’nın olduğunu biliyordum fakat Gautam Buda’yı İsa Mesih’in üzerine yerleştiremedim.”

“O gün tüm gayretlerimin boş olduğunu hissettim, ben hâlâ bir Hıristiyanım. Mantıken İsa Mesih’in Gautam Buda ile kıyaslanamayacağını biliyorum ama bu sadece mantık. Duygusal olarak, hissiyat olarak Gautam Buda’yı İsa Mesih’in üzerine koyamıyorum. İsa Mesih bilinçaltımda hâlâ davranışlarımı, yaklaşımlarımı, tavırlarımı etkiliyor. Dünya benim artık bir Hıristiyan olmadığımı düşünüyor ama ben biliyorum… Görünen o ki bu zihinden kurtulmak kolay değil! Onlar bunu öylesine zekice; öylesine ustalıkla yapmışlar ki.”

Ve bu çok uzun bir süreçtir. Asla onun hakkında düşünmezsin. Bir insan en fazla yetmiş beş yıl yaşar. Ve yirmi beş yıl o okullarda, üniversitelerde, kolejlerde olmak zorundadır; hayatın üçte biri belirli bir zihnin yetiştirilmesi için feda edilir. Bertrand Russell başarısız oldu çünkü o, ondan kurtulmayla ilgili hiçbir bilgiye sahip değildi. O savaşıyordu fakat karanlıkta el yordamıyla.

Kesinlikle seni zihninden uzaklaştıracak belirli meditasyon teknikleri vardır ve o zaman eğer istersen onu bırakmak çok kolaydır. Ancak ilk olarak zihinden ayrılmadan onu bırakmak mümkün değildir: Kim kimi bırakacak?

Bertrand Russell zihninin bir yarısıyla diğer yarısına karşı savaşıyordu ve her ikisi de Hıristiyandı. Bu imkânsızdır.

Fakat toplum senin basitçe bir karbon kopya olmanı ister. Asla bir orijinal olmanı istemez.

Sende bir zihin yaratmanın stratejisi belli şeyleri devamlı olarak tekrar etmeyi sürdürmektir. Ve bir yalan dahi sürekli tekrar edilirse bir hakikate dönüşmeye başlar; başlangıçta onun bir yalan olduğunu unutursun.

Adolf Hitler Almanlara tüm ülkedeki sefaletin Yahudiler yüzünden olduğu yalanını söylemeye başladı. Şimdi bu o kadar saçma bir şeydir ki; tıpkı birisinin ülkedeki tüm sefaletin bisikletler yüzünden olduğunu söylemesi gibidir. Bu yüzden tüm bisikletleri yok edersek sefalet kaybolacaktır.

Aslında Yahudiler Almanya’nın belkemiğiydiler, Almanya’daki tüm refahı onlar yaratmıştı. Ve onların başka bir ülkeleri yoktu, bu yüzden —onlar neredelerse— ülkeleri orasıydı. Onların aklında başka bir alternatif yoktu; onlar ihanet edemezdi ve ülkenin refahı için diğer Almanlar ne yapıyorsa onlar da tümünü yapmışlardı.

Ancak Adolf Hitler otobiyografisinde, “Ne söylediğinizin bir önemi yoktur çünkü hakikat diye bir şey yoktur. Hakikat çok sıkça tekrar edilen ve bu sayede bir yalan olduğu unutulmuş olan bir yalandır,” der. Bu nedenle ona göre bir yalanla hakikat arasındaki tek fark yalanın taze ve hakikatin eski olmasıdır; aksi taktirde bir fark yoktur. Ve anlaşıldığı kadarıyla bunda bir kavrayış söz konusudur.

Örneğin Hıristiyanlık, Hinduizm, Müslümanlık; bu üç din çocuklarına, “Bir Tanrı vardır,” diye sürekli tekrar eder. Jainizm, Budizm, Taoizm, bu diğer üç din “Tanrı yoktur” der. İlk gruptaki üç dinin belli bir zihni vardır. Onların tüm yaşamı Tanrı fikri, cehennem, cennet ve ibadet ile doludur. İkinci gruptaki üç dinde ibadet yoktur çünkü ibadet edilecek kimse yoktur, Tanrı yoktur. Ve bu soru hiç ortaya çıkmaz. Bugünlerde dünyanın yarısı komünisttir. Onlar insanın ruhuna bile inanmazlar. Ve her çocuğa sürekli olarak insan bir maddedir, bir insan basitçe ölür, hiçbir şeyi kalmaz; ruh yoktur, bilinç bir yan üründür denir. Bugünlerde insanlığın yarısı bunu bir hakikat olarak tekrar eder.

Adolf Hitler tamamıyla saçmalamış diye suçlanamaz. Görünen odur ki şayet insanlara herhangi bir şeyi sürekli tekrarlarsan onlar yavaş yavaş buna inanmaya başlar. Ve şayet o asırlar boyunca tekrar edilirse o kalıtsal bir hale gelir.

Zihnin senin değildir.

Ve zihnin genç değildir; o yüzlerce yaşındadır: Üç bin yıl yaşındadır, beş bin yıl yaşındadır. Bu yüzden her toplum zihinle ilgili bir şüphe yaratan herhangi bir kimseden korkar.

Benim suçum budur: Zihninle ilgili olarak sende bir şüphe uyandırıyorum. Ve onun sana ait olmadığını anlamanı istiyorum ve arayış senin kendi zihnini bulmak için olmalıdır. Başka birisinin etkisi altında olmak demek psikolojik olarak bir köle olarak kalmak demektir. Ve hayat kölelik için değildir. O özgürlüğün tadına bakmak içindir.

Hakikat diye bir şey vardır ama bu zihinle onu asla bilemezsin çünkü bu zihin asırlar ve asırlardır tekrar edilen yalanlarla doludur. Bu zihni tamamen bir kenara bırakırsan hakikati bulabilirsin ve varoluşa taze gözlerle, yeni doğmuş bir çocuk gibi bakabilirsin; o zaman ne yaşarsan yaşa hakikattir. Ve şayet sürekli olarak manevi gelişimine başkalarının karışmaması hususunda tetikte kalabilirsen, varoluşla o kadar uyumlu hale geldiğin, öylesine bir olduğun bir an gelir ki…

Sadece bu deneyim dini bir deneyimdir. O Yahudi değildir, Hıristiyan değildir, Hindu değildir. Nasıl olur da herhangi bir deneyim Yahudi, Hindu ya da Müslüman olabilir? Bunun saçmalığını asla görmezsin. Bir şey yersin ve lezzetli dersin ama o Hıristiyan yahut Hindu yahut Budist midir? Bir şeyin tadına bakarsın ve o tatlı dersin ama o komünist midir? O maddeci yahut maneviyatçı mıdır? Bu sorular anlamsızdır. O basitçe tatlıdır, o basitçe lezzetlidir.

Hiçbir aracı olmadan, başkası tarafından sana verilen bir zihin olmadan varoluşu hissettiğinde, ansızın seni dönüştürecek, seni aydınlatacak, uyandıracak, bilincin en yüksek zirvesine seni götürecek bir şeyi tadarsın.

Bundan daha doyurucu bir şey yoktur. Daha büyük bir tatmin yoktur. Daha derin bir rahatlama yoktur. Yuvaya vardın. Hayat bir neşeye, bir şarkıya, bir kutlamaya dönüşür.